Tanım
Sizden Gelenler
Bağlantılarım
*
*
*
*
*
|
SiZDEN GELENLER...
Sizden Gelenler
| Arkadaşlar bu bölüm sizin sevdiğiniz yazıları ekleyip benimle paylaşabilirsiniz.Şimdiden teşekkürlerrrr... IRMAK |
Yazan: pinky82 Tarih: 09:58, 7/4/2006 | |
Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun...
| Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yani yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek "kimse"mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmiş bir hayatin ansizin sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başina ölme korkusuydu yağmur… Yine yağmur yağiyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarimin arasindan siyrilip kalkiyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim? Sadece sana sarilarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarina aldiğinda, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadiğimda, kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşik kadinlar, ne sevdiklerin, ne geçmişin, ne yarinin...Uykunda sadece ikimiz vardik. Aşkima dar gelen sevgi sözcüklerine ihtiyacim yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat etmeye ihtiyacim yoktu artik. Aşkimizin kokusuydu sana beni anlatan, sana seni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalariyla yutan ve alip alip senden ötelere savuran hayatin dişindaki tek kaçiş tünelimdi uykun. Önce kolunu çekerdin başimin altindan, sonra sirtini dönerdin. Usulca sarilirdim sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yillarin hasretiyle... Ardindan yavaş yavaş kollarimin arasindan siyrilirdin...Yillardir taşimaktan yorulmadiğim hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağir gelirdi bedenine... Uyuyamiyorum, nefes alamiyorum, lütfen sarilma, derdin... Yatağin bir ucuna siğinmiş bedeninden kovulmak, hayatindan kovulmak gibiydi benim için. Siğindiğim, soluk aldiğim tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağir gelirdi. Yanibaşindaki sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki unutulmuşluğumdan çok daha ağir gelirdi. Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime...Yataktan doğrulduğun anda bu korkuyla açilirdi gözlerim. Bilinçaltim konuşurdu benim yerime... Su içmek ya da tuvalete gitmek için kalktiğin asla aklima gelmezdi. Gittiğini düşünürdüm yalnizca... O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada, cennetimizde, uykumuzda bir başina birakip, kaybolacağindan korkardim. Bana hep ayni soruyu sorduran bu yüzyillik korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim? Beni yeniden hayatin içinde, gerçeklerin ortasinda bir başina mi birakiyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim? Oysa seni uyutmayan içindeki o yanginli hesaplaşmaydi. Gece iner, aşiklar, yüzler, bedenler, anilar kaybolurdu; sadece ikimiz kalirdik. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardin. Cennette cehennemi hatirlardin. Dönüp geriye bakiyorum da, sanki yillar değil yüzyillar geçmiş aramizdan... Aramizdan ayriliklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnizliklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş... Seni yollarca, şehirlerce uzağindan sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakinindan sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alip da yazdiğin mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağindan. Hayatimi öyle olduğu gibi biraktim. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yillarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili? Geldim. Bana destek olacak, sirtimi vereceğim bir aşkin yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağim yalanini, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayatti. Öyle cesaretsizdim ki karşinda ve öyle açik sözlüydün ki bana karşi, ancak iddiasiz bir siğinmaci olabildim hayatinda. Hayatina iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece... Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acimasizmiş, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalniz kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanlari bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptiğin o yillarda, buzlar ülkesinde biraz olsun isinabilmek için, aslinda beni sevdiğin yalanina inandirmiştim ben de kendimi... Aşkima kapali bir kapinin önüne birakilmiş yarali bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkin. Karşiliksiz, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasil da hoyrattin bana karşi... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yillarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşin mi? Yol arkadaşin mi? Dostun mu? Sevgilin mi?.. Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer biçak gibi saplandi yüreğime ve yüreğimde yanitlarini buldu. Unutuluş hepsinin acimasiz cevabi oldu. Sonrasi dipsiz bir karanlik... Sonrasi çaresiz bir çildiriş... Hayata karişmamak için tek kalkanim, tek siğinağimdi aşkin. Tek silahimi yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldi beni savurdu başka bedenlere, parçasi olamadiğim o kirik dökük öykülere... Kirginlik kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanin en ağiri unutamadan unutmaktir. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalaniyla hayati kandirmaya çalişinca hayat hiç olmadiği kadar acimasiz tokatlar indirdi yüzüme... Sonrasi dipsiz karanlik... Sonrasi hatirlamaya bile dayanamadiğim düş yikimlari... Sonrasi kesif, karanlik ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrasi "yalnizlik" kelimesine siğmayacak kadar derin bir yalnizlik... Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatirladin. Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu kez de... Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasiyla birleştirdiğin hayatina uzaktan bakarak, kalbimi kiskançliğin lanetli hirsina teslim ederek, kisitli zamanlarda, gizli sakli buluşmalarda, o doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim... Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sizlatirken yapayalniz uyumayi da öğrendim. Yağmurlu İstanbul gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kiyasiya yaşamayi da öğrendim, sevgili... O zamansiz unutuluşun ardindan yeniden hatirlanmanin sevinci, seni paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanin acisina büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa kariştiğini bilerek geçirdiğim sayisiz gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkima kurban verdim. O tarifsiz ağriyi uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadinlik onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim. Geriye dönüş kapilarini sonsuza kadar kapatmiş oldum böylece. Ruhumdan kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkini yerleştirdim. İşte o andan itibaren, sensizlik artik bensizlik oldu sevgili... Nasil da telaşli, nasil da soluk soluğa yaşardik o kaçamak anlari... Aşkimizin en karanlik, en gerçek, ama en yoğun anlariymiş onlar... Sensiz geçen gecelerde yüreğimde biriken kiskançliğin, öfkenin, kirginliğin ve hasretin hummali karanliği, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çildirmanin eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü... Nasil da ateşliydi sevişmelerimiz... Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak gibiydi... Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve acimasizlik, kirginlik ve bağişlama her şey ama her şey sevgimizin taşkin sularinda birbirine karişirdi. İki kalbin bir ömre siğdirabileceği tüm duygulari biz o kisacik anlarda soluk soluğa yaşardik... Sonra hayatini değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir kez daha biçim değiştirdi. Yillardir bir savruluş halinde aramizdan akip giden aşkimiz, nihayet dingin, doygun ve emin bir siğinak bulmuştu kendine. O savruk yillar bile koparamamişti ya bizi birbirimizden, artik hiçbir şey bu aşki yikamazdi. İhanetlerin, unutuluşun, hayatin sinavindan geçmişti aşkimiz. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta sevdiğimize inanmaya başlamişken, dudaklarindan dökülen o lanetli cümle korkularimi yeniden uyandirdi, geçmişi zamandan koparip aramiza soktu yeniden: "Varliğin artik bana aci vermiyor..." Ah sevgilim, ayrilik trenini çoktan kaçirmadik mi biz? Bulup bulup kaybetme oyunlarini çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarindan, kiskandirmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağir ihanetlerde sinamadik mi? Anlamadin mi artik, varliğim sana aci vermek için değil... Sadece seni sevmek için yaşadim ben! Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşiydim... Yüreğin bir başkasina kapilarini açtiğinda hayatindan dişlanip unuttuğun oldum sonra... Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalişirken, belki de aslinda sadece seni ararken kiskançliktan deliye döndüğün oldum... Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakip, metresin oldum... Vicdanin oldum senin... Merhametin oldum... Pişmanliğin oldum... Hazzin en siradişi boyutlarini seninle paylaşan fahişen oldum... Arkadaşin oldum... Kardeşin oldum... Sevgilin oldum... Söylesene kaç kez biçim değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için... Anlamadin mi artik, varliğim sana aci vermek için değil. Sadece seni sevebilmek için yaşadim ben... Hala seninle geçireceğim anlarin telaşiyla tüketir gibi yaşiyorum sensiz geçen günlerimi. Yillar geçti, hala seni görecek olmanin kalp çarpintilariyla, yalniz senin için giyiniyorum en güzel giysilerimi. Sen güzel bulasin diye geçiyorum aynalarin karşisina. Seninle geçen zaman bir daha tekrari olmayan, doğaçlama bir melodi gibi benim için... Sanki birlikte yazilmiş kaderimizin sayili dakikalarindan an çaliyorum. Öylece karşinda oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazirlamayi, seninle sohbet etmeyi, dostlarini ağirlamayi, seninle birlikte uyumayi, yani paylaştiğimiz ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağim bir şiiri kelime kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşiyorum... Öyle birikmişsin ki içimde... Seni yaşamakla tüketmem, seni siradanlaştirmam mümkün değil. İçime çektikçe çoğaliyorsun... Şimdi varliğim her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor etrafina. Her geçen gün biraz daha uzaklaşiyor, biraz daha kaniksiyorsun beni... O peşini birakmayan yarali geçmişin aramiza korku duvarlari örüyor. Hayatini tüm kalbimle kucakladiğimi hissettiğim anda ansizin yüzünde beliren o eski kaygilarin alip seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnizlik kuyularina sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka bedenlerle kaçiş planlari yapiyorsun kendine... Gece ansizin seni uyandiran, kolunu başimin altindan çeken, seni yatağin ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldiran ve bana hep o ayni soruyu sorduran bu korkular değil mi...: "Sevgilim nereye gidiyorsun?" Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kistirdiğin duvarlarin arkasinda soğuk, uçsuz bucaksiz bir yalnizliktan başka ne var? Neden kaçiyorsun? Neden bu aşki sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadiğin sinirsizliğa bir kapi olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir zaman çalmaya yeltenmedim ki... Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak içindi... Sevgim dünyanin yaşanilasi bir yer olduğuna inanman, inanmamiz içindi... Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim... Ben senin kanatlarini hiçbir zaman çalmadim ki... Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafindan, sensiz kalmak yüreğimi ezen tek korku artik. Öyle ki hayatim yalniz bir korku halinde ayakta duruyor şimdi... Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yikilip gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adina ne varsa her şeyi yaktim seni sevebilmek için... Tüm sabrimi, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin hayatin tek harci olduğuna olan inancimi... Artik senden başkasina verecek enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadi. Geriye dönüp siğinacak bir kendim kalmadi... Şimdi bana varliğimin sana aci vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun, sonra yeniden gelmemi... Ve sonra yeniden gitmemi... Beni sensizliğin o dipsiz çukuruna önce sarkitip, sonra yeniden gün işiğina çikariyorsun. Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkimin benliğini ve hayatini ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana seninleyken tekrari olmayan bir şiiri hatirlatan zamanin, sana benimleyken gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadiğin bir oyun bu belki de... Beni deliliğin sürgünlerine yollayip, sonra yeniden kalbine çağiriyorsun. Korkuyu beklemenin telaşi korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlik kuyusuna kendi ellerimle birakiyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni sevmekten değil, sevgili... Sana veda etmeden kayboluşa karişmam da aslinda sadece bunun için... Madem varliğim aci vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili... Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun... |
Yazan: Triskaidekaphobia
http://frp.web.tr/ |
selam
| ugramışsın teşekkürler...blog için tebrikler... |
|
Yazan: zuzulizc Tarih: 12:12, 15/4/2006
|
Bir ayrılığın anatomisi
Bir Ayrılığın Anatomisi...
"İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır", der Dostoyevski...
Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.
Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"Ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye cekiştirir eteğinden.
Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
"Ama"yla biter alelade iltifat cümleleri: "Sen iyi bir insansın, ama arkadaşlarin kötü", "Seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs..vs..
Sonra gelsin uykusuz geceler... bir türlü karar verememeler... Ruhen gidip gelmeler... "Hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar..
"Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini kandırmalar.
Sonrası hep aynı:
Bekleyenin "Hani sonbaharda buluşacaktık. Hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...
Bekleyenin "Geliyorum az kaldı" oyalamaları...
Bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar... Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar... Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
Üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "...ama kaçınılmazdı" demeler...
"Sözünden caydın" yakınmalarını "Sen de eski sen değilsin. Degişmişsin" diye göğüslemeler...
...asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
Ve son sahne:
Terk edenin o mahçup "Gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum".
İhanetler hep böyledir: İlki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.
Ondan sonra dur durak yoktur: Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner.
Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
Can Dündar
|
Yazan: Triskaidekaphobia
http://frp.web.tr/
|
Tarih: , 18/4/2006 |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|